Bazı Müziklerini Kıyaslandırmak İyi Olur mu?
Yıllar öncesi olarak ilk yazılarımdan 'TV İzlerken Müzik Klipleri Maceralarım' makalemde, 2007'den beridir çeşitli yabancı şarkılar da dinlemeye başladığımı yazmıştım. İlk yabancı müzik dinleme tecrübem her zaman (ve halen) 'Linkin Park ve Tokio Hotel' grupları olmuştu. Zamanla 'Placebo, Incubus, Limp Bizkit, Björk, Florence and The Machine, IAMX' gibi sanatçıları/grupları keşfedip zevkle dinlemişliğim de oldu. Ve halen dinlerim de... Ancak Marvel'a ilgi duymadan evvel bir seriye ilgim vardı.
Kimileri 'Hızlı ve Öfkeli', kimileri 'Harry Potter', bazıları ise 'Twilight' gibi serilere ilgi duyarlardı. Ama yaklaşık 13'lü yaşlarımda TransFormers'a ilgi duymaya başladım. Bunun sebebi ise ne sadece 'Hızlı ve Öfkeli' hikayelerinin Fantastik öğeleriyle harmanlaması, ne de otomobillerin robotlara dönüşmelerinden değil idi... Asıl TransFormers'a ilgi duymaya sebep olan ekstra sebep: Linkin Park idi! 2007 çıkışlı Michael Bay yönetimi olan seri, 2017 yılında aynı yönetimindeki 'The Last Knight' uzantısıyla sona ermişti. (Elbette BumbleBee ve Rise of the Beasts filmleri hariç.) Fakat Linkin Park ve TransFormers ortaklığı, 2011 yılının gözde projelerinden 'Dark of the Moon' filmindeki 'Iridescent' parçası ile sona ermişti.
Eğer Transformers filmlerine izlemeye Linkin Park için ihtiyacınız olursa, ilk üç filmlerini mutlaka izlemenizi öneririm. Ve ben kısaca ona 'Witwicky Üçlemesi' diyorum. Ortalama da olsa, benim gözümde Transformers'ın ilk 'Witwicky Üçlemesi' (Transformers, Revenge of the Fallen, Dark of the Moon) hikaye anlatımı bakımından oldukça iyi bir plana sahipti. Aradan üç yıl sonra yine Michael Bay yönetimli de olsa, Mark Wahlberg önderliğindeki 'Age of Extinction' filminde bu sefer Linkin Park gitmiş, yerini Imagine Dragons (Battle Cry parçası eşliğinde) gelmişti. Ancak Mark Wahlberg'li son iki halkalık Transformers serisi, git gide fiyasko krizine girdi ve ben de ona olan ilgiyi 2018 yıllarında noktalamış oldum. İşte bu yüzden o dönemlerden beridir (ilk dönemlerinde de takibindeydim) Marvel'a ilgi duymaya başladım.
Ancak konu ne Marvel, ne de TransFormers falan değil! Beni o serilerle ilgi alanlarıma iten Soundtrack müzikleri oldu! Şimdi 2007 yıllarındaki geçmişime dönerek müzik anılarımdan bahsetmek isterim. Kasten, bilinçli olarak yabancı müzikleri işte o dönemlerde dinlemeye başladım. O dönemlerde Türkiye'nin seçili yabancı müzik kanalları olan 'Dream TV, Number1 TV ve MTV Türkiye' var idi. Yabancı müzik kanallarında o dönemler, zamanla 'Linkin Park (What I've Done)' ve 'Tokio Hotel (Monsoon)' rekabeti yaşanırdı.
Aradan 7 yıl kadar geçti, 2014 yılında Transformers'a ilgi duyarken Linkin Park gitmişti. Hatta Alman ezeli kurdu Tokio Hotel de Alternatif Rock şarkılarını bırakıp EDM POP türünde (Kings of Suburbia) albümlere yönelmeye başladı. Ben de bu radikal durumlardan rahatsız olarak o dönemlerde sert tonlarıyla iki gruba da ilgi duymayı bırakmıştım. İşte o yoklukta yerini Imagine Dragons grubuyla ilgilenmeye başladım. Çok fazla grubu takip edemesem de, ilk iki albümleri olan 'Night Visions' ve 'Smoke + Mirrors' parçalarını da sık sık dinlerdim. Üç yıllık aradan sonra Tokio Hotel'e 'Dream Machine' albümüyle ilgi duymaya geri döndüm. Çünkü ne de olsa zamanla bazen kabullenmeye ihtiyacımız var.
İşte bu kabulleniş süreci, beni yıllarca listelerimde birbirinin yerini alan bu iki farklı ucu; Tokio Hotel ve Imagine Dragons'ı aynı masaya yatırmaya itti. Farklı dönemlerde hayatıma giren bu iki grup, aslında kendi içlerinde çok farklı müzikal yolculuklara, altyapılara ve hikayelere sahipler. Peki, dışarıdan bakıldığında birbirinden tamamen bağımsız duran bu iki grubun müziklerini kıyaslandırmak bize ne anlatır?
Müzikal Altyapı ve Evrim: İsyandan Stadyumlara
Tokio Hotel, 2000'lerin ortalarında müzik piyasasına giriş yaptığında çiğ, melankolik ve karanlık bir Pop-Punk/Alternatif Rock tınısına sahipti. Keskin elektro gitar riffleri ve davul atakları, grubun temel iskeletini oluşturuyordu. Ancak en büyük kırılmayı müzikal altyapılarında yaşadılar. Kings of Suburbia ve sonrasında gelen Dream Machine ile grup, gitarları büyük ölçüde geri plana iterek synthesizer'lara, elektronik beatlere ve karanlık bir Synth-Pop evrenine geçiş yaptı. Tokio Hotel'in müziği artık bir garajda değil, neon ışıklı, melankolik bir gece kulübünde yankılanmak üzere tasarlanmıştı. Altyapıları çok daha atmosferik, prodüksiyonları ise detaylı ve dijital bir karaktere büründü.
Buna karşılık Imagine Dragons, başından beri devasa alanları doldurmak için tasarlanmış, tabiri caizse bir "Arena Rock" kimliğiyle var oldu. Onların müzikal altyapısının kalbinde vurgulu perküsyonlar ve ağır, gümbürdeyen davullar yatar. Elektronik ögeleri kullanmaktan hiç çekinmediler, ancak bunu Tokio Hotel gibi şarkıyı tamamen bir kulüp hitine çevirmek için değil; tam aksine epik, sinematik bir "marş" yaratmak için kullandılar. Imagine Dragons'ın altyapısında daima organik enstrümanlarla harmanlanmış, patlamaya hazır bir dijital gerilim vardır. Bu epik yapıları, onların bir Transformers filmine (Battle Cry) bu kadar kusursuz oturmasını sağlayan yegane sebeptir.
Şarkı Sözleri ve Verdikleri Mesajlar: İçsel Karanlık vs. Arenadaki Savaşçı
İş şarkı sözlerinin anlattığı hikayelere geldiğinde, iki grubun felsefesi keskin bir şekilde ayrılır.
Tokio Hotel'in hikayesi, içe dönük bir serzeniştir. İlk dönemlerinde (Scream, Humanoid) gençlik sancıları, yabancılaşma, derin bir acı ve anlaşılmama hissi ("Monsoon", "Don't Jump") hakimdi. Elektronik müziğe geçtikleri dönemlerde ise temaları değişti; artık varoluşsal sorgulamalar, özgürlük arayışı, gece hayatının getirdiği anlık hazlar ve ardından gelen boşluk hissi üzerine yazmaya başladılar. Bill Kaulitz'in yazdığı sözler genellikle bireysel bir melankoliyi, kırılganlığı ve kişinin kendi iç dünyasındaki karmaşayı temsil eder. Mesajları dünyayı kurtarmak değil, kendi zihinlerindeki fırtınadan sağ çıkmaktır.
Imagine Dragons ise müziği bir motivasyon ve savaş aracı olarak kullanır. Dan Reynolds'ın kaleminden çıkan sözler, genellikle çok ağır psikolojik mücadeleleri ve depresyonu anlatsa da, şarkının ulaştığı nokta daima bir "direniş" olur. "Demons" parçasında içsel canavarlarla yüzleşmeyi, "Radioactive" ile kıyamet sonrası bir küllerinden doğuşu, "Believer" ile acıdan güç devşirmeyi anlatırlar. Onların mesajı evrenseldir; dinleyiciyi ayağa kalkmaya, içindeki gücü bulmaya ve savaşmaya teşvik eder. Tokio Hotel yarayı sarıp onunla sessizce yaşamayı kabullenirken, Imagine Dragons o yarayı bir zırha dönüştürüp savaşa katılmayı emreder.
Sonuç: Kıyaslamak Neden İyi Olur?
"Bazı müziklerini kıyaslandırmak iyi olur mu?" Sorusunun cevabı kesinlikle EVETtir. Çünkü bu kıyaslama bize, müziğin bir yarış olmadığını, aksine hayatımızın farklı evrelerinde ihtiyaç duyduğumuz farklı frekanslar olduğunu gösterir.
Eğer kendi içinizde çözemediğiniz bir yalnızlık hissediyor, gece arabayla boş sokaklarda dolanırken o melankolik atmosferde kaybolmak istiyorsanız, Tokio Hotel'in karanlık Synth-Pop altyapıları en iyi yoldaşınızdır. Ama eğer hayata karşı büyük bir mücadele veriyor, motive olmaya, "savaşmaya" ve devasa bir enerjiyi dışa vurmaya ihtiyacınız varsa, Imagine Dragons'ın gümbürdeyen davullarına teslim olmanız gerekir.
Geçmişten bugüne müzik zevkimin (tıpkı bir film serisine olan ilgim gibi) evrilmesi, bir grubun diğerinden iyi olduğu anlamına gelmez. Sadece benim o dönemki ruh halime hangi hikayenin daha uygun olduğuyla ilgilidir. İşte bu yüzden, değişimi kabullenmek ve müzikleri kıyaslayarak kendi iç dünyamızın haritasını çıkarmak her zaman iyi bir fikirdir.
Yorumlar
Yorum Gönder